İNAT....................
Bu hayatın akışına dur demek için yaptığım mücadelemin sonuna geldim sanırım artık, maskeleşmiş yüzlerdeki yalanları gördüm hatta o yalanlarıda içime gömerek sustum ya da susturuldum. Yanık tenli gecelere sığındım gündüzün netliğinden kaçarcasına, yakamoz aradım denizin ışıltısında veya bir kuyruklu yıldız gökyüzünde, tüm abartılmış gösterişlere inat. Yıkılan gururlarındaki yaralarını sarmak için girdikleri yanlış yollardaki sapmalarını örtmekten utandım.
Kaybedilmiş gençliğe ve o gençlikte yaşanan insan dramlarından kaçtım, ama hepside beni buldu, kendimi dilek ağacı gibi hissetmeye başladım, kimseye soramadım içimdeki yeşeren sancıları kimselerle paylaşamadım.
Beni bir anlayan yüz, bir anlayan ruh gerçek sevgi bitimsizliğini çok aradım, her saniyemde bir solukta kendimle hesaplaştım bu nasıl bir yaşam diye, aldatılmışlığın doruk noktasını yaşamaktaydı insanlık, maneviyatın yerini maddiyat, aşkın yerini sahiplenme duygusu, çekişmeler, çelişkiler, mutlu insanlara laf uzatmalar hatta mutlu diye acımalar, açık aramalar, bir bakışın ardındaki çıkarcı işveleri gördüm yutkunamadım bile sadece düşündüm bu nasıl işlerdir böyle diye.
Sahtekârlıklar bile hoş görülmekteydi artık, büyüklerimizin bize anlattıkları hayata dair hikâyeler ise çoktan bitirmişti kendilerini yok etmişlerdi sahi neydi o güzelim hikâyeler unutmuştuk. Yemek masalarındaki gereksiz abartılar birbirleriyle güzel olmak için yarışan insanlar ve maalesef cahillik belirtisi konuşmalar kültür yobazlığı.
Yaşadıkları kederlerine bile bir suçlu arayan ama asla suçu kendinde aramayan kişilikler, aynaya küs yüzler, acımayı unutmuş yürekler, paylaşmanın güzelliğinden yoksunlaşmış ruhlar, çözülememiş hesaplar, akıntıya kürek çekercesine yok edilen o güzelim yıllar. Konuşmak istesende el işaretiyle sus denilen mimikler sonrasında hiçbir şey yokmuş gibi nerede kalmıştık efendim diyerek tekrarlanan sahte sohbetler. Zengin olmak için zorla alınması hesaplanan ihaleler kişilerin çıkar uğruna özel hayatlarına yapılan tacizler. Kapalı kapılar ardında dönen dolaplar, sorunları sorumsuzca büyüten ama asla çözmeyi düşünemeyen küçülmüş beyinler ve onları alkışlayan eller.
Yaşanılan mutsuzluklardan mutluluk payı çıkaran dengelerini yitirmiş kimlikler, bir üst basamağa çıkmak için herkesi ezmeyi planlayan dost görünen düşmanlar, süren gizli düşmanlıklar, sakın konuşma konuşursan seni yok ederim diyen tehditler, kendi söylediği yalanlara kendi inanan insanlar, paranın esiri olmuş, düş kurmaktan aciz bugününü yaşamayı hedefleyen, bol yatırımlarla sadece kendini zengin eden yanında çalışanlarının alın terini vermekten kaçınan işte insan demek zorunda kaldığımız insancıklar.
Yoruldum, kendimi kaybetmekten korkar oldum, kaçtım ama sığınacak bir dost kapısı bulamadım, ne yapacağımı şaşırmış bir şekilde kendi eksenim etrafında pervaneye takılmış gibi dönmeye başladım. Ne oluyordu, bu gidişin sonu ya da dönüşü olacakmıydı, benim çevremmi böyleydi acaba, yoksa herkesmi değişmişti insanlık ölmek üzeremiydi, neyin doğru neyin yanlış olduğunu şaşırmış kavram kargaşası içerisinde boğulmak üzere gibiydim, kaçtım sonunda başardım kendime küçücük ev yaptım en sadık dostum toprağım dedim toprağımı işledim, çorbamla kendimi ödüllendirdim küçük ama yüreğim kadar büyük yuvamda geçireceğim sayılı günlerimi, beslediğim karınları doyduktan sonra elimi yalayan gerçek dostlarımla birlikte yaşamaya karar verdim.
Her geçen gün biraz daha ağarmaya yüz tutan saçlarımla titreyen yıpranmış ellerimle biraz daha eskimeye yüz tutmuş hayatımın geri kalan kısmını geçirmeye karar verdiğim bu küçücük adada, yıllardır aradığım şeffaflığı buldum, kendimi buldum, tüm yaşadığım günahlardan kurtulmuş olmanın hazzını duydum.
Yozlaştırılmış hayata inat.
Yorum: Belman AYDOĞAN