Çin İzlenimleri
1.5 milyara yaklaşan nüfusuyla dünyanın en kalabalık ülkesi olan Çin’e yaptığım 20 günlük seyahatim sona erdi.
Bu süre koskoca bir ülkeyi değerlendirmek açısından son derece yetersiz olsa da, gözümde canlandırdığım Çin’le, gördüğüm Çin arasında büyük bir fark olduğunu söylemeliyim.
Binlerce yıllık bir medeniyete ait izler beklerken Çin size ısrarla modern yüzünü göstermeye çalışıyor.
Pekin havaalanından şehir merkezine doğru giderken karşımıza çıkan büyük ve görkemli binalar Çin’in modern yüzünü ortaya koyuyor.
Büyük alışveriş merkezleri, ünlü markalara ait mağazalar, fast food zincirlerinin yanı sıra, Mercedes’e binen, kültür sanat merkezlerinde opera dinleyen ve tiyatro izleyen, kısacası batı kültürünü benimsemiş insanların yaşadığı bir şehirle karşılaşıyorsunuz.
Ancak tüm bu gösterişin altında yatan fakirliği de görmezden gelmek mümkün değil. Ana caddeler üzerinde yer alan birbirinden gösterişli binaların arkasındaki sokaklarda bu fakirliği yakından görebilmek mümkün. Ayrıca burada eski Pekin’i ve komün yaşam tarzını görmek isteyenler için “Hutong” adı verilen yerleşim bölgeleri bilinçli olarak korunuyor.
Çin’de dil en büyük zorluklardan birisi. Halk arasında İngilizce neredeyse hiç bilinmemekte, sadece uluslar arası ilişkileri bulunan firmaların çalışanları ve kısmen de bazı vatandaşlarla İngilizce anlaşmanız mümkün.
Gazete okumak bile ayrı bir eğitim seviyesi gerekiyor. Örneğin günlük konuşma dili için en az 3 bin karakter, gazete okuyabilmek için 7 bin karakter ve akademik bir çalışmayı hakkı ile yapabilmek için 10 bin karakter bilmenin gerektiği söyleniyor. Ancak tüm bunlara rağmen, adım başı karşınıza çıkan kitap satıcılarını ve manavın, seyyar satıcının elindeki kalın kitapları görünce şaşırıyorsunuz.
Günlük birkaç dolara tam gün çalışan ve ancak karınlarını doyurabilen insanları görünce Çin’deki iş gücü maliyetinin, üretim maliyetlerine ne denli etki ettiğini anlayabiliyorsunuz. Çin, düne kadar adından söz ettirmeyen varlığı daha çok komşularınca bilinen bir ülkeyken küresel ekonomideki yeri büyüdükçe varlığı daha çok hissedilmeye başladı. Bu durum hem siyasi hem de askeri alanlarda Çin’in daha çok konuşulmasına sebep oldu. Şunu da iyi bilmek gerekir ki; Çin 2 bin yıllık tarihine bakarak içinde bulunduğu durumu tanımlayacak ve yapması gerekene karar verebilecek bir devlet geleneğine sahip. Ancak, bir yandan sosyalist olmaktan bahsedip emeğin kutsallığına vurgu yapması, diğer yandan da dünyadaki en ucuz iş gücüne sahip olması ilginç bir tezat olarak karşımıza çıkıyor. Kısacası Çin, varlıkla yokluk arasındaki büyük çelişkiyi bünyesinde barındırıyor.
Çin hükümeti 2 trilyon dolar gibi muazzam bir döviz rezervine sahip. Dünyada Çin’deki üretimden etkilenmeyen tek bir üretici bile yok. Çin’in, düşük maliyetle gerçekleştirdiği üretim dünyadaki tüm sektörleri etkiliyor. Çok uluslu şirketler bu dezavantajı Çin’de üretim tesisi kurarak avantaja çevirmeye çalışıyorlar.
Çin’in siyasi ve askeri anlamda güçlü olduğu, iş gücü bakımından tartışılmaz bir üstünlüğe sahip olduğu bir gerçek, ancak bunlar Çin’in zengin bir ülke olduğu anlamına gelmiyor. Kişi başına düşen gelir miktarı Türkiye’nin altında.
Tabii ki şu da bir gerçek ki Çin’de milyon doların üzerinde paraya sahip kişi sayısı 100 milyon kişiden fazla.
Tüm bu göstergelere rağmen ülkede ekonomi muazzam bir hızla büyüyor. Bu büyüme başta ABD olmak üzere birçok gelişmiş ülkeyi rahatsız ediyor. Öte yandan Çin malları dünyanın bütün ülkelerini istila etmiş durumda. Bu ülkelerden biri de Türkiye…
Yorum: Tayfun SIRMAN